Tenebron - Bölüm 21 (MELAKOLNA)
Ayak parmaklarından saç uçlarına kadar ürperdiğini hissetti. Yılankavi vücudu, urganı andıran siyah kalın saçları ve birer dipsiz kuyuymuş gibi duran gözleri, ona bakıyordu. Bedeninden sarkan uzuvlar, küçük adamı adeta ağırlığı yokmuş gibi havada taşırken, görüntü öylesine acayipti ki, Daimar en ufak bir harekette dahi bulunamadı.
Kadın, Tüysüz’ü yavaşça yere bırakarak Daimar’a doğru yürümeye başladı. Bir ayağını diğerinin önüne her atışta havada küçük helezonlar oluşuyordu. Daimar, karşısında ulu diyarlardan çıkıp gelmiş bir kraliçe görüyordu. Şimdi ona baktığında bu daha netti. Bakılmaya kıyılamayacak kadar güzel, uğrana ölüm çukurlarına atlanılacak kadar, saf ve naif.
Bir bedel olmalıydı. Onu görüp, böyle ışıklı bir günde ona denk gelmek, kaç kişiye nasip olmuştu? İşte geliyordu. Zarif ve ay gibi parlayan teni dalgalanıyordu.
Şimdi hüzünlü bakıyordu, Daimar utandı. Hemen bir şeyler yapması gerekti. Derhal kendini affettirmeli, gerekirse onun elinden ölümü seçmeliydi.
İçinde bir yerlerde küçük bir rahatsızlık tınısı hissetse de, hiçbir şeyin önemi yoktu. Ancak garip bir şey daha vardı! Geri çekilme, gizlenme, yapamazsa saldırma… Ayakları ona doğru gelen kadına karşı istemsizce pozisyon aldı. Sanki ona, o eşsiz varlığa saldıracakmış gibi….
Başı dönüyor, görüşü bulanıklaşıyordu. Ayaklarına hükmetmek istiyor ama bunu yapabilecek gücünün olmadığını da biliyordu. Bir şekilde dermansızlaştığını, asit gibi eridiğini hissediyordu.
Kadının başı yarı yana kaydı. Bedeninin etrafında dalgalanan uzun saçları ahenkle dans ediyordu. Yüzünde ise hafif bir gülümseme belirmişti. Ormanla bütünleşmiş gibi duran koyu yeşil gözleri, Daimar’daydı. Melakolna, öyle bir ahenkle geliyordu ki, Romi’nin zarif dansı bile şimdi Daimar’ın zihninde biçimsiz, izi olmayan hareketlerdi. Kadın ince ve uzun parmaklı ellerini havaya kaldırdı. Yüzüne düşen bir tutam saçı büyük bir incelikle geriye doğru attı. Kıpkırmızı dudakları, biraz aralandı. Artık aralarında yalnızca bir adım kalmıştı. Daimar, elini uzatsa o saçlara dokunabilirdi.
Sonra derinlerden bir yerlerden bir ses işitti. “Söyle bana soylu adam, o nerede? Fecrin Teni Temir nerede?” Kendisinin cevap verdiğini işiten Daimar, “Ayrıldık. Eymaun ortadan kayboldu. Onu bulmamız gerekti. Mordet ben ve Temir ayrılıp dört koldan aramaya koyulduk. Sonra seninle karşılaştım” dedi. Yüzü yeniden kızarmıştı. Küskün bir adamın sitemiyle yeniden konuştu: “Ah ne güzel bir tesadüftür bu. Lakin üzüyorsun beni neden Temir’i arıyorsun? Ben buradayım, beni sor!”
Kadın kaşlarını çattı. Sonra bir şeyler düşünüyormuş gibi başını salladı. Daimar’a diktiği buğulu bakışlarını, sanki daha çok odaklamak ister gibi göz bebekleri biraz daha büyümüştü.
“Peki…” dedi kadın, şimdi ifadesi incinmiş ve küsmüş bir havadaydı. Daimar, endişelendi onu kırmış olmalıydı. “Kraliçem!” Dedi nefes nefese, “Kraliçem, emredin hemen Temir’i aramaya çıkayım. Ama...” dedi, durakladı. Kıvranıyor, sevdiği kadının başka bir adamı sorması canını yakıyordu. Sonunda, “Bu beni kahreder” diyebildi. Ve aniden kadının kolunu mengene gibi kaptı.
Bir an yüzü çarpılan Melakolna, ani temas karşısında şaşakaldı. Ona böyle cüretkar olmasını emretmemişti. Kendini toplayarak, “bırak beni!” diye emretti. Daimar derhal bıraktı.
Şimdi diz çökmek ve ona kendini affettirmek istiyordu. Ama Daimar’ın içine o bildik sıkıntı yeniden gelmiş, ayakları onun kontrolünde değilmiş gibi birkaç adım gerilmişti.
Melakolna, “sana uzaklaşmanı söylemedim” diyerek onu kendisine doğru gelmesi için zorladı. Ama Daimar’ın ayakları bu emre direniyordu. Başında ani ve keskin bir acı hisseden Daimar, sendeledi.
Sanki yabancı bir aura, zihnine hücum ediyordu. Daimar’ın vücudu karşı pozisyon alsa da saldırmadı. Ancak yapılan her aksi hareket, demirden birer mızrakmış gibi başına saplanıyordu. Sonunda acıdan iki büklüm olmuş, yere diz çökmüş halde bir müddet kaldı. Melakolna ise ona tepeden bakıyordu.
Oldukça uzun boyu olan kadın incecikti. Göbeği tamamen açıkta, tülü andıran kıyafeti ise tüm bedenini aynen yansıtıyordu. Dayanılacak gibi değildi. Ayakkabıları bile tüldendi. Ya da tül sandığı o şeyden.
Yüzü yanan, elleri ise ter içinde kalan Daimar, bu sefer tüm benliğiyle ona doğru bir adım attı.
Tam o anda bir şeyin onu belinden kavrayıp hızla uzaklaştırdı. Daimar, kendisini yakalayan şeye hamle yapmak için elini kılıcına götürdü. Tam o sırada boğulmaktan son anda kurtulan ve aniden ciğerleri havayla dolan biri gibi tıkandı ve öksürmeye başladı. Göz açıp kapayıncaya kadar tepeye varmıştı. Sonra bir anda yere bırakıldı. Kadın ise şimdi küçük bir nokta gibi ona çok uzaktan bakıyordu. Öksürüp tıksırarak olduğu yere diz çöken Daimar, başını kaldırınca Eymaun’un onu gözlemekte olduğunu gördü.
En yakın dostunun yüzü dehşet içindeydi. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açılmıştı. Aniden yeniden Melakolna’ya bakan Eymaun, “Hemen buradan ayrılmalıyız, bu düşman bizi aşar” diyerek Daimar’ın omzunu sıkıca kavradı.
Ani hava ve dakikalar önce aradığı arkadaşının bir anda karşısına çıkması onu afallatmıştı.
“Ne… ne oldu… öyle?” Diyebildi.
Adeta tıslarcasına konuşan Eymaun, “bunu konuşacak vakit yok!” Heme…. Gözleri Melakolna’da geri geri yürümeye başladı. Sonra Daimar’a “koş” diye bağırdı. Bulundukları tepelik alanı da son sürat çıkmaya başladı.
Başı dönen, ciğerlerinin yandığını hisseden Daimar’da bir gayret yerinden kalkarak Eymaun’un arkasından seyirtti. Kadından uzaklaştığı her saniye kendini daha da dinç hisseden Daimar, neler olup bittiğini yeni yeni kavramaya başlamıştı. Ancak Eymaun’u bu kadar endişelendiren o şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Irmağın bulunduğu açıklıkta geçirdiği bir kaç dakikada da kadının tehlikeli olduğunu net anlamıştı. Hatta içinden çığlıklar atmış, ancak yüzeye yalnızca itaat eden, yalvaran sözler çıkmıştı.
Bastıkları zemin bir batıp bir çıkan ufak kaya ve çakıllardan taraçalanmıştı. Git gide sıklaşmaya başlayan orman ise kararıyordu. Küçük bir kanalın üzerinden atladıkları sırada arkalarından kuş ötüşü gibi melodik bir ses yankılandı. İkisinin de içleri buz keserken, aniden önlerine uzun ve grilere bürünmüş bir adam atladı.
Ani bir hareketle duran Eymaun’a, Daimar çarparak sendeledi. Rahat bir nefes alan Eymaun, tam konuşacakken Mordet onu gözleriyle susturdu, Eymaun’a bakarak “güzel onu bulmuşsun ama… “ dedi nefes nefese, “Daimar, o şeyler geldi! O zihinsiz biçimler geldi. Bir kaçını indirdim ama hepsiyle başa çıkacak kadar tedarikim yok. Temir nerede?”
Bu adı duyan Daimar’ın dili çözüldü. “Onu gördün mü? Nerede, yoksa ayrıldınız, hala Eymaun’u mu arıyor.” Mordet, gerilemişti. Daimar, yakasına yapışmış sarsıyordu.
“Hop hop…. Sakin ol” diye çıkışan Mordet’e kısık ve öfkeli bir sesle yanıt veren Daimar, “O kadın onu sordu. Bu şeyler, anladığım kadarıyla Temir’in peşinde. Şimdi uzun uzadıya anlatacak vakit yok. Temir’i hemen bulmalıyız. Nereye kayboldu, kahrolasıca!”
Üçü aynı anda atıldı. Eğimi yukarı uzanan tepeyi hızla tırmanıyor, köklerin ve taşların arasından neredeyse uçarcasına geçiyorlardı. İki dev ağacın arasına vardıklarında, yaprakları göğü örten kadim orman onları yutup gözden kaybetti.
***

Yorumlar
Yorum Gönder