Tenebron

Kendini ne kadar rahatlatmaya çalışırsa çalışsın, gerginlik yakasını bırakmıyordu. Önceki gün verilen emri kafasında evirip çeviren Temir, o kadar sıkışmış ve bitkin hissediyordu ki, “acaba bir ayağımı diğerinin önüne koyabilir miyim?” diye endişelenmeye bile başlamıştı. Hiç bilmediği bir bölgede, anlamlandıramadığı bir yaratık avı! Ona absürt ve imkânsız geliyordu. 


Evet, onun da diğer askerler gibi yeteneği vardı. O bir Fecrin Teni’ydi. Saniyeler içinde dağları aşabilirdi. Ama bu ne kadar yeterliydi? Şüphesiz bu hız avantaj gibi duruyordu ama, ya işe yaramazsa… ya o yaratık da hızlıysa ne olacaktı? Bir an durdu. Bu düşüncenin ihtimali bile, midesinin kasılmasına yetmişti.  Sahi, onu bu göreve seçenler, neye göre planlamışlardı? Aklına yatan tek şey, kendini bir savaşın parçasıymış gibi hissetmemesiydi. Ancak verilen emir de kesindi. 


Orta boyluydu. Sırtı öne doğru eğimli  ve biraz da kamburdu. Sanki doğduğundan beri askermiş izlenimini veren üniformasıyla öyle bir bütünlük sergiliyordu ki, onu bu meslekten ayırmayı imkansız kılıyordu. Yakışıklı değildi. Her haliyle ortalama bir insandı.


Oldukça zayıf ve sıska bir görüntüye sahip olsa da, bakışlarında onu ele veren zekâ kıvılcımları, açıkça seçilebiliyordu. Temir, pek yaygın olmayan bir üslupla giyinirdi. Başına doladığı yeşil bant kaşlarını kapatır, saçlarını açıkta bırakırdı. Yine de bu hareket ilk bakana yakışıksız görünse de, ona muazzam bir görme kolaylığı sağlıyordu. İşte diğer Fecrinlerde olmayan istisnai bir özellik daha…  alnındaki bağ ile oynarken durdu, gülümsedi. Göğsü havalanmıştı. 


Bu tatlı düşünceler yerini kara bulutlara bırakınca, bantı bir hışımla çekip çıkardı. Sık yaptığı bir hareket değildi. Çevrede bulunanlar dikkat kesildi. Elinde buruşturduğu şeride bakan Temir, kendisi de hayret içinde kaldı. Sonra diğer erlerin varlığını fark etti. Elektrik çarpmış gibi önce ne yapacağını bilemeden bekledi. Sonra derin bir nefes alarak, aptalca bulduğu bir tonla konuşmaya çalıştı: 


“Bugün de pekk... şey... bunaltıcı değil mi? Yani... çok…  sıcak… bir gün”


Önünde terden sırılsıklam olan bir asker duruyordu. Talimde canına okunduğu her halinden belliydi. Asker, halsizce onu onaylayınca, diğerleri alaycı kahkahalar patlattı. Böylece dikkatleri üzerinden atabildi. Temir, önce usul usul, sonra hızlı adımlarla ana karargâha ilerlemeye başladı. Koşmamak için kendini zor tutuyordu. 


Çevresinde birkaç ofis niteliğinde müstakil yapıların bulunduğu alan, oldukça genişti. Yeşil renkli tek katlı binalar bir oval oluşturuyor, ortasında ise genel talim için geniş bir dikdörtgen bulunuyordu. Binaların hemen arkasında ise dağlara uzanan orman başlıyordu. 


Ana karargâhta göreve kimlerin katılacağını belirlemek için üst rütbeli komutanların yaptığı toplantı, hâlâ bitmemişti. Ancak bu komutanlar, Temir ve Daimar’ı uzun soluklu bir görüşme yapmaksızın seçmişti. Temir, kendi zümresi içinde yetenek açısından öne çıkan bir isimdi. Daimar ise uzun, yapılı ve ağırbaşlı görüntüsüyle bilge bir liderden ziyade, çok kış atlatmış, yediği her darbede kürküne biraz daha sarılan bir kurttu. 


Şimdi ise yanlarına dört asker daha seçilecek, böylece TİM tamamlanmış olacaktı. karargâh kapısında alnı ter içinde sonucu bekleyen Temir, yanında onu izleyen Daimar’ın meraklı bakışlarını bir müddet fark etmedi. 


Sessizlik uzayınca Daimar konuştu: 


"Bu toplantı niye bu kadar uzadı?"


Temir, önce irkildi sonra dev gibi duran adama yan bir bakış attıktan sonra cevap verdi: 


"Bilmiyorum. Ben de senin gibi bekliyorum.” Aklına gelen düşünceyle ellerini ovuşturan Temir, arkadaşça olduğunu umduğu bir tonda sordu: 


“Acaba diyorum… gerçekten bir yaratık avı mı? Yani… şimdi bizi yollayacakları o şey… yaratık!” 


Ağzında lafı eğip büken Temir’in kurabildiği tek cümle bu oldu. 


Karşısındaki adamla arasındaki boy farkı, konuşmasını zorlaştırıyordu. O, Temir’e yukardan bakarken, Temir ise sanki yüksek bir yapının uzunluğunu ölçmek isteyen biri gibiydi. Başını yukarı kaldıkça kaldırıyordu. 


Konuşurken son cümlesini öylesine kısık sesle söylemişti ki Daimar bile dudaklarını okumasa anlayamayacaktı.


Tek kaşı havada önünde küçüldükçe küçülen adama, hor bir bakış fırlattı: “Neden bu kadar endişelisin ki? Sen hızlısın, hani neredeyse ışınlanmak gibi bir yetenek! Eminim işin bizimkinden daha zor olmayacaktır” hafifçe gülümsedi. Ama bu alaycı bir gülüştü. 


Temir bunu fark edemeyecek kadar düşünceli bir ifadeye bürünmüştü. 


Sahiden de onun gücü bacaklarındaydı. Daimar ise iyi dövüşürdü. Onun yanında kendini güvende hissedeceği kesindi. Ama bunları duymak yine de iyi gelmiyordu. Çünkü gafil avlanacağından korkuyordu. Zira onun görevi; uzak mesafelere bilgi ve emir taşımak olmuştu. Şimdi bir yaratıkla yüzleşmek ki, dövüşte pek iyi sayılmazdı, o diğer askerlerin işiydi. Bir an bu düşüncelerle dönüp dururken kendini haksızlığa uğramış gibi hissetti. 


Daimar ise canı sıkkın postallarıyla bilinçsizce yeri eşelemeye başladı. İçten içe Temir’in bu görevde olması bir yana hiç güven vermiyordu. Kafasının içinde “ayak bağı olur… bu anlamsız!” gibisinden düşüncelerle bir müddet dikildi. Sonra elleri ceplerinde, karargâh kapısından sol yana, yarım daire çizerek yürüdü. 


Temir ile Daimar oldukça farklıydı. Daimar tam bir dövüş adamıydı. Çevik vücuduyla çok güçlü bir görüntü sergiliyordu. Temir’deki kadar hesapçı bakışlara sahip değildi. Yüzü sert olsa da bakışlarında merhamet vardı. Göreve gelince daha kötülerini de görmüştü. En zor ve ölümcül olanı Leylak Vadisi TİM’iydi. Gözleri boşluğa takılı kalırken, kesik kesik görüntüler zihnine akın etti. Bu canlı bir tavuğu çiğ çiğ yemek gibiydi. Yüzünü buruşturdu. 


Bir barakanın içindeydi. Elinde bir geyiğin kanlı ve büyük bir parçasını taşıyan adam gülümsedi. Heyecanla bir sürü anlaşılmaz şeyler söylüyordu. Sesi ise ekolu şekilde, bir yükselip bir alçalıyordu. “Eminim bu parçayı tek seferde mideye indiremezsin” sonra gülüşmeler. Kapıdan iki kişi daha çıkıp yemeğin durumuna bakmaya gelmişti. 


Tam o anda tüyler ürperten bir ses her yerde yankılandı. Önce koşuşturmalar, sonra bağırışlar… bir çiğneme sesi ve kesi kesik mırıldanmalar… 


Gözlerini sımsıkı yuman Daimar, sesleri susturmaya, görüntüleri dağıtmaya çalıştı. Tenebron’un düşüncesi zihnine akın ettikçe ürperti her yanını sardı. Bakışlarını uzaktaki dağlara çevirdi. O görevde başarılı olamamıştı. Kimse onu suçlamıyordu, ama içinde bir burkulma vardı. Tam midesinin olduğu yerde. 


“Haylaz çocuklar…” diye mırıldandı. Ne demek istediğini, onu duyan kimse anlayamazdı. Kafasında uğultulu seslerle bir müddet daha manzarayı seyreden Daimar, daldı gitti. Sonra kapı aniden açıldı. 


Her iki asker de gafil avlanmış şekilde, yerinden sıçrayarak hazır ola geçti. Daimar, vakur bir görüntü sergilerken Temir, ölüm emri verilmiş gibi diken üstünde donakalmıştı. 


İki asker arasındaki fark gözle görülmeyecek gibi değildi. Komutan Tarmon, sert bakışlarla ikisini de süzdü. Kara gözleri birinden diğerine giderken, heybetli omuzları ve oldukça yapılı bacaklarıyla onlara doğru pat pat yürüdü. 


"Bu görev için yanınızda, Mordet ve Eymaun’da olacak. Dört kişi yola çıkacaksınız. Şimdi gelin görevin ayrıntıları için Albay Allarn ile görüşeceksiniz. Beni takip edin” 


12 kişilik masanın etrafına oturan 6 adam, asker olmanın getirdiği agresif tutumla birbirlerini süzüyordu. 


Daimar bir an için elinde olmadan rahatladığını hissetti. Eymaun’un olması görevi oldukça kolay hale getireceği inancındaydı. Ama gidecek askerlerin sayısının neden dörtle sınırlı kaldını anlayamadı. 


Komutanların yüz ifadelerini okumaya çalışan Temir ise pis bir şeylerin kokusunu almış gibi yüzünü buruşturdu. Zira masada bulunan iki yüksek düzeyli komutanın da varlığı ortamı daha da ağırlaştırıyordu. 


Temir ile Daimar’ın tam karşısında Eymaun ile Mordet oturmuştu. Toplantı boyunca birçok soru sorulmuş ve yetenekleri sınanmıştı. Yalnızca bir yaratık avı denilse de bunun daha ileri ve zorlu bir görev olacağı inancı, iki askerin yüzüne de kazınmıştı. Eymaun, cüssede Daimar’dan geri kalır değildi. Uzun yapılı ve çatık kaşlı bir adamdı. Sanki hayatta hiçbir korkusu yokmuş gibi duran yüz ifadesiyle bütünlük içindeydi. 


Mordet ise oldukça sessiz ve meraklı bakışlara sahipti. Ona göre en şaşırtan şeyse Temir’in TİM’de olmasıydı. Karşısında iki büklüm olmuş, ter içindeki adama yeniden baktı. İfadesiz gözleri ansızın önce Daimar’a sonra Eymaun’a kaydı. Fiziksel olarak onlardan bir baş kısaydı. Geniş omuzları ve heykeltraş olduğunu düşündürecek kadar büyük ve sert elleri vardı. Ama ne Temir ile ne de diğer iki askerle de hiç aynı göreve çıkmamıştı. Usullerini bilmiyor, “neden aynı takımdan adamlar seçilmedi?” diye merak ediyordu. 


Oldukça yakışıklı bir yüze sahip olan Eymaun ise bir an Daimar’a soran gözlerle baktı. 


“Nereye gidiyoruz?” 


Komutan Tarmon onun sessiz iletişim çabasını adeta duymuş gibi gözleri Eymaun’da kilitlendi. 


Leylak Vadisi’ne gidiyorsunuz…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tenebron - bölüm 2 (Doğu Kapısı)

Tenebron - bölüm 4 (KOZA)