Tenebron - bölüm 2 (Doğu Kapısı)

Masada ölüm sessizliği vardı. Daimar, nutku tutulmuş halde Tarmon’a bakakaldı. Tıpkı kayda alınmış bir kameranın geri sarması gibi, tüm yaşananlar gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı. Sonra bir anda Omran’ın hatıraları zihninde canlandı.


“İzleri buldum, oradan gideceğim.”

“Bu tıkırtı nereden geliyor?”

“Omran, bir ses var!”

“DAİMAR, GERİ ÇEKİL!”


Bir hayaletin sessiz çığlıklarını dinlemek gibiydi. Daimar’ı bir titreme aldı. Konuşamıyordu.


Temir ise gözlerini sabit bir noktaya odaklanmıştı. Onu, çevresine bakmaktan alıkoyuyordu. Bu Tenebron demekti ve bu garnizonda o yaratığı bilmeyen yoktu. Bölge yasaklıydı. Temir’in zihni düşüncelere dalarken merak etti: “Peki ama kendi kurallarını neden kendi elleriyle yıkıyorlar?” Konuşmak için ağzını açtı ama Tarmon ondan önce davrandı: 


“Leylak Vadisi’ne son ziyaretten beridir (burada Daimar’a bir bakış fırlattı) çıkarma yapılmadı. Yaklaşık 3 gün önce, özel bir jet o vadiye düştü. O jette, bir harita verisi bulunuyor. Alınması gerek. Jetin neden o bölgeye girdiğini bilmiyoruz. Denilene göre farklı bir rotadan ilerliyormuş. Ancak burada tahminimiz ya içten, ya da dışardan bir müdahale yapıldığı yönünde. 


Burada ilk akla gelen bir Valeryon’un müdahil olabileceği ihtimali. Zira Leylak Vadisi’nde hiçbir teknolojik alet çalışmaz. Burada da devreye siz giriyorsunuz. Bakın! O uçaktaki veriler çok önemli. Hatta önem seviyesi A”


Temir, Komutan Tarmon’un ağzından çıkan her cümleyi, öyle bir dikkatle dinliyordu ki, konsantrasyondan kaşları çatıldı. “Özel jet, harita verisi, Leylak Vadisi, Tenebron…” bu da neydi şimdi? Hemen ardından kendini konuşurken buldu:


Oldukça tedirgin bir sesle, “Bu kadar önemli bir görev…” duraksadı. Sol bacağı kontrolü dışında seğirmeye başlamıştı. Yüzünde ter damlaları belirirken, dudaklarını yaladıktan sonra tekrar konuştu: “Bu göreve bizleri seçmeniz büyük bir onur, ancak… bir düşünün komutanım, bu işler için özellikle Tenebron’u düşünürsek, şey… neden F Garnizonu değil! Bildiğim kadarıyla onlar hep bu tür görevler alırlar. Affımı mazur görün ama…” cümlesini tamamlayamadı.


Herkes ona bakıyordu. Diğer üçünün de merak ettiği konu buydu. Gözler iki komutana çevrildi:


“Neden F değil?”


Sert bakışlarla Temir’i süzen Tarmon, tam ona cevap verecekken, Albay boğazını temizledi. 


Anında susan komutan, albay Allarn’a dikkat kesildi. 


Yüzü son derece katı ve ifadesizdi. Gözleri her bir askerin üzerinde tek tek gezindi. Sonra Temir’e kilitlendi: 


“Burada şunu mu demek istiyorsunuz? Biz onlar kadar iyi değiliz, beceremeyiz…” Temir’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ama o bir şey diyemeden Albay devam etti: 


“Neden F değil? Bu bilgiyi öğrenmeye yetkiniz yok. Biz nedenini biliyoruz ve bu da sizin için yeterli olmalı!”


Ellerini saçlarından geçirerek, dirseklerini masaya dayadı. 


“Asıl mesele, işin gizliliği ve gittiğinizde ne yapacağınız.“


Parmaklarını dua eder gibi birleştiren Allarn, şimdi her zamankinden daha az insani görünüyordu. Odadaki ağırlık dayanılamayacak bir seviyeye gelince Tarman, boğazını temizledi. 


Hiç bir yeri kıpırdamayan Allarn’ın yalnızca gözleri uğursuz bir açıyla Tarmon’a döndü. Ancak kendisine dönen ürkütücü bakıştan etkilenmemiş gibi görünen Tarmon, doğrudan 4 askerin yüzlerine bakarak konuştu:


“Oraya gitmeniz için bir rota oluşturacağız. Mordet bu konuda sana çok iş düşecek. Bir izci olarak yolu onlara sen göstereceksin. Daimar ve Eymaun siz savunma konumunda olacaksınız. Eğer TİM saldırıya uğrarsa grubun güvenliği sizde.


Ve Temir… burada duraksayan Tarmon, sanki bunu onaylamıyormuş gibi kararsız bir ifadeye büründü. Derin bir nefes aldıktan sonra kendini adeta zorlayarak konuştu: 


“Senin görevin en önemlisi! Ele geçirilen belgeyi alıp hız yeteneğinle doğrudan buraya G garnizonuna getireceksin. Bütün mesele belgeyi ele geçirmek. Bir kere alındıktan sonra Temir sayesinde dakikalar içinde bizim elimizde olacak. Buraya kadar anlaşılmayan bir şey var mı?”


Tarmon’u dinlemekten çok izleyen Temir yutkundu. “Şimdi niye öyle baktı?” bacağı yeniden seğirmeye başladı. O da titreme dursun diye masanın kenarına sıkı sıkı tutundu. Gözleri ekip arkadaşlarına kaydı. 


Daimar, önüne bakıyordu. Eymaun ise iki elini birleştirmiş, işaret parmağını kaşıyordu. Mordet ise yalnızca tamam anlamında başını salladı. 


Odayı mutlak bir sessizlik kaplamıştı. Soru işaretleri havayı doldursa da kimse bir şey diyemeden, Allarn’ın işaretiyle toplantı bitmişti.


Temir, ağır ağır kendilerine söylenen yöne doğru yürümeye başladı. Ancak arkada kalmıştı. Dört adamın silüetlerinin gölgeleri uzun koridorun loş ışında uzadıkça uzuyordu. Yanlarından uygun adım yürüyen askerler, yürüyüşlerini yarıda keserek, onlara yol verdi. Temir, onlara imrenerek baktı. 


Ter ve küf kokusu burun deliklerini doldurunca, Temir’in yüzü hoşnutsuz bir ifadeye büründü. Hipnotize olmuş gibi adımlarını atmaya devam ederken, zemine yakın duran pencerelerden havanın karardığını anladı. On adımda bir dikilmiş ışıklar meşale gibi parlasa da bulunduğu yeri ancak aydınlatabiliyordu. Diğer kısımlar karanlıkta kalmıştı. 


İlerlerken, gittikçe incelen ve küçülen koridordan geçmek için artık tek sıra halinde yürümeye başladılar. En önde Tarmon vardı. Temir’e mi öyle gelmişti, yoksa komutanlarından haleler içinde usul usul huzmeler mi yayılıyordu? Bir kapının sertçe açılmasıyla rüyadan uyanmış gibi hisseden Temir, soğuk havaya adımını attı. 


Yalnızca dört metrelik bir açıklıktan yürüdükten sonra ikinci bir koridora daha girdiler. Bu sefer çok yürümeleri gerekmedi. Sağdan dördüncü kapının önünde durdular. Tarmon, kemerinden sarkan ince ve uzun bir keseden, ağzı tıpayla kapalı bir şişe çıkardı. Sonra tıpayı itinayla açtı. Başparmağını şişenin ağzına bastırıp, bir hamlede salladı. Parmağını oluktan çekince büyük bir buhar demeti tüm kapıyı kapladı. Loş koridor bir an için ışıldadı. Sonra komutan elindeki anahtarla kapının kilidini açtı. 


Tiz bir tik sesinden sonra küçük bir oda bekleyen Temir, içeri adım attığında nefesini tuttu. Adeta katedral büyüklüğünde, mağarayı andıran bir salona bakıyordu. Buraya ilk defa geliyordu, ancak diğer ekip arkadaşlarının hareketleri otomatikti. Daimar ise sanki her gün geldiği bir yermiş gibi doğruca kuytudaki bir dolaba yönelmişti. 


Odanın sağ tarafı bir metre arayla kapısız girişlerden oluşuyordu. Temir’in gözüne parlak ve solgun solgun parlayan kılıçlar takıldı. Bazı bölümler kapısız olmasına karşın sanki bıçakla kesilmiş gibi karanlıktaydı. İçinde ise bir şeyler ışıldıyordu, ne olduğunu seçemedi. Diğer bölümlerde ise kılıçlar, içinden tuhaf şeritler geçen kalın urganlar ve daha ince yapıda olan halatlar vardı. Temir, hayretle bunlar için özel bir bölüm olduğunu gördü. Sivri uçlu mızrağı andıran metal şeritler başka bir bölümde sergileniyordu. 


Sonra ateşli silahların olduğu bir oda bile vardı. Salonun tam ortasında durmuş, etrafına hayretle bakan Temir, soluna dönünce duvarların dolaplarla kaplı olduğunu gördü. Ekip arkadaşları ilk onlara yönelmişti. Onların biraz önünde ise cam korumalı uzun sergi uzanıyordu. İçinde binbir türlü toz iksirler vardı. Hemen altında ise ne olduklarını yazan küçük kâğıt demetleri vardı. Mordet bu tozlardan bir kaçıyla ilgilenmiş ve incelemeye koyulmuştu. 


Salon girişinin tam karşısında başka bir odaya açılan yine kapısız bir oda bulunuyordu. Buraya doğru ilerleyen Temir, içerisinin kamuflaj kıyafetleriyle dolu olduğunu gördü. Ellerini ovuşturarak biraz daha etrafına bakınmaya devam etti. Sonra ne yapacağını bilmezmiş gibi Tarmon’a huzursuzca bakmaya başladı.


Daha fazla dayanamayan Temir, “Ben buradan ne alacağım, bir silah taşımam gerekiyor mu?” Diye sordu. 


Bunlardan birini bile taşıması imkansız gibiydi. Komutanın kendisini sert bakışlarla süzdüğünü gören Temir, beklentiyle bakmayı sürdürdü. Bir müddet düşünen Tarmon, “Senin için önemli olanın kıyafet olduğunu düşünüyorum. Orada tüy kadar hafif, Kıl Boynuzundan bir takım var.” diyerek eliyle kamuflaj odasını işaret etti.


Kıl Boynuz, son derece kalın derili otçul bir hayvandı. Adını başındaki uzun ince ve son derece ölümcül boynuzlarından alıyordu. Çok büyük bir hayvan olan bu yaratıkları avlamaksa oldukça zor bir işti. Hatta bunun için özel oluşturulan hem askeri hem de sivil ekipler vardı. Derilerinden dikilen kıyafetler ise son derece dayanıklı ve çok da pahalı olurdu. 


Temir, ellerine bu takımlardan bir tanesini aldı. Kumaş sanki elinde eriyormuş gibi bir his bırakmıştı. Sonra hevesle takımı kaldıran Temir, üstündeki fanilayı çıkarttı. Takımın içindeki kısa kollu tuniği üstüne geçirdi. Bir an için kendini çıplak gibi hissetti. Sanki tenine temas eden bir şey yokmuş gibiydi. Bu hem rahatsız edici hem iç gıcıklayıcıydı. Ama bir tatmin hissi de veriyordu. 


Tarmon Mordet’in yanına iksir şişelerinin sergilendiği cam sehpalara doğru yürüdü. Bu şişeler hakkında Mordet’le mülakat yapmaya başladı. 


Üç adım ötelerinde Daimar, tıpkı heykel gibi olduğu yerde öylece duruyordu. Açtığı dolaba boş gözlerle bakarken ister istemez diğer tüm gözleri üzerine çekti. Her bir hareketi bir alışkanlığı da sergilerken Temir içinden “iyiki düşmanım değil” diye geçirdi. 


Tam bir dövüş makinası olan dev adam, aynı zamanda bir taklit ustasıydı. Savaş alanında düşmanın tekniğini öğrenmek için yalnızca bir kere izlemesi yeterliydi. Bunun sonucunda vücudu buna otomatik olarak adapte oluyordu. Ayrıca darbe aldıkça daha iyi dövüşen bir yapıya da sahipti. 


Eymaun ise ilkel savaşçı reflesklerine sahip olsa da daha çok sezgisel dövüşür, plan yapmazdı. Bu yetenek onda adeta 2 ayaklı bir kurt izlenimi verir, avını vahşice avlardı. 


Üzerine kamuflaj kıyafetlerini geçiren Daimar’ın oldukça düşünceli hali ve  huzursuz görüntüsü Eymaun’un da dikkatini çekmişti. Omzuna dokunan Eymaun, “Bu sefer öyle olmayacak!” Diyerek olabildiğince sakin durmaya çalıştı. Omran’ı oda hatırlamıştı. Aralarından sessiz bir anlayış geçti. Omran, yıllar önce aynı bölgede kaybettikleri yoldaşlarıydı… yapabildikleri tek şey, ölümünü öylece izlemek olmuştu. Geçip giden günün o dehşet görüntüleri bir bir gözünün önünden geçerken Eymanu’nda kurtvari bir öfke yeniden ayaklandı. Omran’a yardım edememiş, diğerlerinin güvenliğini sağlamak için Daimar ile ileriye atılmıştı. 


Mordet, ortamın ağırlığını hissetmiş gibi başını iksir şişelerinden kaldırmıştı. Tarmon’un aksine ortamı sessizce izliyordu. Meraklı ama ölçülü. Belirsizlik, düşmanın gizemiyle birleşince, pelerininin içine daha da gömüldü. Bir hayalet gibi salonda dolaşmaya başlarken kimsenin onu fark etmemesi şaşırtmadı. Çünkü onun yeteneği görünmez olmaktı. Geceyi gündüz gibi görebilen, bastığı hiçbir zeminde ses çıkarmadan yokmuş gibi hareket edebilen bir yapıdaydı. 


Mordet ayak bileklerine kadar uzanan gri pelerini ile arkasındaki duvarla neredeyse bir gibiydi. Ama hemen elinin altında bulunan süngünün parıltısı seçilebiliyordu.


Tarmon gözlerini kararsızca Daimar’a dikerken iç geçirdi. Sonra “her biriniz için bir liste bulunuyor” temin ettikten sonra Doğu kapısında buluşalım” diyerek salondan çıktı. 


Temir ise üzerindeki eski kıyafetlerin tamamını çıkararak koyu yeşil neredeyse siyaha çalan tamamen kıl boynuzundan bir pantolon, kısa kolları açıkta bırakan bir üniforma giymişti. Açık arazide görüşünü keskinleştirmek için bir bant ararken koyu yeşil ince bir kumaş gözüne ilişti. Onu alnına kaşlarını kapatacak şekilde bağlardı. Gözlerinin altına ise ince bir şerit çizerek siyaha boyadı. Temir’in bir başka özelliği de keskin gözlere sahip olmasıydı. Mordet kadar iyi görebilirdi. Gecenin karanlığında dahi en ufak ayrıntıyı odaklama sayesinde seçebilirdi.  


İçinde hem korku hem heyecan vardı. Ama başka bir şey daha hissediyordu: gizlenen bir şeyler.


“Başarılı bir görev isteniyor… Gizli olan şeyi biz alacağız. O hâlde bu güvensizlik neden?”


GÖREV BAŞLIYOR BÖLÜM 1 – DOĞU KAPISI


“Ama bu kadarı da fazla! Gece yarısı yola çıkmak mı? Şafakta yola çıkmak varken?” diye homurdanan Temir, “Doğu Kapısı’ndan çıkar çıkmaz orman başlıyor. Işık olmadan başka tehditleri nasıl fark edeceğiz?” Diyerek kendi kendine hayıflanıyor, her geçen saniye görevin eksik planlandığına kendini daha çok inanıyordu.


Hemen sonra Mordet’in ona baktığını fark etti ve ona meydan okurcasına karşılık verdi:


“Sence haksız mıyım?”


Mordet onu şöyle bir süzüp kısaca yanıtladı:


“Gece yarısı gideceğiz. Bu tartışmaya kapalı. Başınıza daha kötüsü gelmemesi içinse ben varım.”


Bu sözlerde tehdit mi vardı, güven mi? Emin olamadı. 


Daimar araya girdi. Sesi sert ve netti:


“Eğer böyle korkakça davranacaksan, bu görevi şimdi bırakman en iyisi olur.”


Temir, iki adama öfkeli gözlerle baktı. İçinden “Kolaysa sen yap!” demek geldi ama sustu. Bununla neden bu görevi kabul ettiğini bir kez daha sorguladı.


Şimdiye dek Tarmon’un hiçbir görevini reddetmemişti. Genelde mesaj taşır, bilgi toplar, gözlem yapardı. Görevlerinin hepsi stratejik açıdan değerliydi. Ayrıca, insan sarrafıydı; karşısındakinin niyetini yüz ifadesinden, konuşmasından anlardı. Bu yeteneği, Tarmon’un ona duyduğu güveni arttırmıştı.


Valeryon oluşu da cabasıydı. Doğuştan yetenekli olanlar toplumda daima bir adım önde olurdu. Ancak bu kez doğrudan tehlikenin ortasındaydı. Ve Komutan’ın gözündeki imajı, bir korkak gibi sönüp gitmesin istiyordu.


Ama Tenebron… İşte o başka bir şeydi. Temir, çok yer gezmiş, çok şey duymuştu. Parçaları birleştirdiğinde bu görevin göründüğünden daha büyük bir tehdit taşıdığını hissediyordu.


***


Gecenin karanlığı, dünyayı kara bir tuval gibi kaplarken, her şey derin bir sessizlik içindeydi. Doğu Kapısı’na doğru atılan her adımda görünmeyen bir ağırlık da onları izliyordu.


Mordet en önde yürüyordu. Arkasından Daimar ve Eymaun vardı. En arkada ise Temir.


Tarmon, onları girişte bekliyordu. Hepsi tam tekmildi. Yüzlerine tek tek baktı. Bakışları Temir’de biraz daha uzun kalmıştı. Tek bir cümle “size güveniyorum” diyebildi. Sonra Temir’i yanına çağırarak, öne doğru eğilip bir şeyler söyledi. Temir, önce kızardı sonra “güveninizi boşa çıkarmayacağım” diyerek asker selamı verdi. Hafifçe gülümseyen Tarmon, baş selamı vererek gidişlerini izlemeye koyuldu.  


Kapıya ilk ulaşan Mordet, arkasına bile bakmadan karanlığa süzüldü. Onu Daimar ve Eymaun izledi.


Temir, önünde uzanan dipsiz karanlığa baktı. İçinde korku ve tereddüt kıpırdanıyordu. Son kez arkasına dönüp karargâha göz gezdirirken Tarmon, kaya gibi kıpırtısız ona bakıyordu. 


Artık dönüş yoktu.


Derin bir nefes aldı. Cesaretini topladı. Ve diğerlerinin ardından, gecenin sessizliğine karıştı…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tenebron

Tenebron - bölüm 4 (KOZA)