Tenebron - Bölüm 20 (SİS VE DARBE)

Gürül gürül akan ırmağın kenarında ağaçların hışırtısı, rüzgarın uğultusundan başka ses yoktu. Daimar,  yeni gelenlere bakıyordu. Bir an için geri adım atsa da kendini toparlayabilmişti. Aklı hala Eymaun’daydı.  Elinde ise eğip büktüğü gümüş mızrak sallanıyordu. 




Gürül gürül akan ırmağın kenarında ağaçların hışırtısı, rüzgarın uğultusundan başka ses yoktu. Daimar,  yeni gelenlere bakıyordu. Bir an için geri adım atsa da kendini toparlayabilmişti. Aklı hala Eymaun’daydı.  Elinde ise eğip büktüğü gümüş mızrak sallanıyordu. 


Karşısındaki adam son derece kısaydı. Pala bıyıkları ise çenesine kadar inmişti. Yüzünde asılı kalmış bir sırıtışla onu süzüyordu. Derken öne doğru bir adım attı. 


Havadaki tehdit hissi öylesine ağırdı ki Daimar, ister istemez pozisyon aldı. Ayak tabanlarını yere yarı yarıya gömdü. Her an saldırmaya hazır bir konumda beklemeye başladı. Oraya bir keçi yolundan gelmişti. 


Nehrin bulunduğu ferah açıklıkta, tek tük ulu ağaçlar bulunuyordu. Beli yıllar içinde bükülmüş meşe ve köknar ağaçlarının kökleri, toprak zeminde adeta dalgalı deniz gibi uzamıştı. Bir batıp bir çıkan dev kökler bir örümceğin ağını andırıyordu. Daimar’ın hemen sol tarafına düşen alanda ise diski andıran üst üste yığılmış kayalık alan yükseliyordu. 


Kayalığın sağ yanında ise sık çalı öbeklerinin bulunduğu tepelik alan başlıyordu. Kısa çalı öbeklerinin arasından bir anda bitiveren bu nahoş yabancı, hiç acele etmeden tepeden aşağı kayarak ona doğru gelmeye başladı. 


Daimar ise onu göz ucuyla şöyle bir görmüştü ki, bir anda ortadan kaybolduğunu dehşetle fark etti. Sağa, sola hızla bakmaya başlarken Romi’nin 10 adım ötesinde sığ havuzun eteklerindeki çayıra yayıldığını gördü. Tüm korkusunu üstünden atmışa benziyordu. Bacaklarını uzatmış ayak ayak üstüne atmıştı bile. Bir yanda da uzun saçlarıyla oynuyordu.


Daimar’ın kulağına Romi’nin sesi çalındı: 


“Heh! Önce oyun sonra iş tabi… zarifliğin zerresi yok şu Tüysüz’de” ancak arkadaşlarına taktıkları lakabın tam tersini ima ettiği apaçıktı. 


Daimar, daha ne olduğunu anlayamadan sert bir şeyin arka bacağından vurmasıyla öne doğru savruldu. Taş ve çakılların yüzünü, ellerini çizdiğini, üniformasında ise küçük yırtıklar açtığını gördü. Hemen ayağa kalmak istese de balyoz gibi bir tekme karın boşluğuna inmişti. 


Koca cüssesiyle oradan oraya savrulup duruyordu. Sonra bir anda bulunduğu yerde kaldı. Nefes nefese kan ve toprak tükürerek doğrulmaya çalıştığında kulağına küçük adamın nahoş sesi çalındı. 


O kadar hızlı konuşuyordu ki Daimar ilk başta söylediklerinden bir anlam çıkaramadı. Derken kulağına taş ve toprağın katır-kutur sesleri çalındı. “ha!”  “hop!” nidalarıyla biri yere pat pat vuruyordu. 


Dermansızca çakıldığı yerden kalkmaya çalışan Daimar, başını ırmak kenarına doğru dönünce küçük adamın, önündeki kadına kur yaptığını, daha doğrusu yapmaya çalıştığını gördü. Önündeki kadın ise “göz deviriyor ve ellerini yelpaze gibi kullanarak ileri geri sallıyordu.


“4.5 salise! Ne o, yavaşlıyor musun yoksa?” Diyen gizemli kadın, şehvetli yüzüne yapmacık bir şaşırmış ifadesi vermişti.


Çalı gibi kaşlarını çatarak kadına itiraz etmek için kollarını havaya kaldıran adam ise yine anlaşılmaz şeyler söylüyordu. 


Daimar’ın çıkarabildiği kadarıyla, “Hayır” diyordu “4.3 saliseydi. Bende saydım.” 


Kadın ise hayır anlamında başını sallayarak onunla alay etmeye devam etmişti. Küçük adam ise şimdi gerçekten çocuk gibi duruyordu. Arka profili, bahçıvan tulumu giymiş haylaz bir çocuğun, oyun bozanlık yapan arkadaşına itirazına çok benziyordu. 


Takıla, tökezleye ayağa kalkan Daimar, hiç bir şey demeden manzarayı izliyor, keskin gözleri her ayrıntıyı yakalıyordu. Ancak salise konusunda kadına hak vermişti. 4.5’ti. Yeniden etrafını kolaçan etme işine henüz dönmüştü ki, bir an için kadınla göz göze geldi. 


Zarif yüzü ani bir şok ile gerilen kadın kaşlarını çatmıştı. Onun baktığı yöne dönen diğerleri ise Daimar’ın ayakta kendilerine bakmakta olduğunu gördüler. Bunun grupta ani bir şaşkınlık yarattığı apaçıktı. 


Romi, yüksek sesle tısladı. 


Hemen önce yanlarında olan küçük arkadaşları ise yeniden gözden kaybolmuş, atağa geçmişti bile. 


Derin bir nefes alan Daimar, bu sefer hazırlıklıydı. Gelen saldırıların hep belli bir sıra ve ölçüde olduğunu anlamıştı. Ve her zaman en şiddetli darbe, ilk saldırı oluyordu. Sonra giderek azalıyor, en sonunda da küçük adam,i hızın verdiği ivmeyle vurmaya çalışıyordu. Şimdi ise ilk saldırısında kullandığı sıralamayı yineliyordu.


Sırtını ulu bir ağaca veren Daimar, saldırıyı bekledi. Sanki bir sisin içinde beliriyormuş gibi gelen yumruğu fark eder etmez önce geriye, sonra damar damar açılan ağacın köklerinden birine doğru kendini savurdu. Yumruk doğruca ulu ağaca güm diye çarptı. Darbenin şiddeti öylesine güçlüydü ki 60 santimlik gövde paramparça oldu. 


Kırılan dal ve sert kerestenin arasından hızla doğrulan Daimar, yine ortadan kaybolan küçük adamın bir görünüp bir kaybolan silüetini takip edebililiyordu. Aurasını salmıştı. Ağaca indirdiği darbe ile kendisi de sersemleyen Tüysüz, bir an için dengesini kaybetmiş sonra Daimar’ın bulunduğu yöne doğru hızla seyirtmişti.


Daimar, kıvrılıp bükülmüş mızrağı bir kenara fırlattı. Bu sefer saldırı pozisyonuna geçmişti. Ağır cüssesi ve upuzun boyuyla hamle sırası ona gelmişti. Rakibi gibi yumruklarını kullanan Daimar, ısındığını hissetti. Ona doğru yönelen her bir darbe, çelikten bir balyoz gibi havayı yarıyordu. Aurasını ellerinde ve ayaklarında toplayan Daimar, rakibine eş bir hızla hareket ediyor. Büyük bir berraklıkla onu görüyordu. 


Derken bir yumruk sağanağı sonrası geri çekilen Tüysüz’e bu sefer Daimar hamle yaptı. İlk etapta önce ayaklarında aurasını yoğunlaştıran Daimar bir hız patlamasıyla Tüysüz’ü sol boşluğundan yakalayarak sağlam bir darbe indirdi. Yumruğun verdiği şiddetle kan ve salya tüküren Tüysüz, geldiği çalılık alana uçarak arasında kayboldu.


Keskin yaprakların arasından bir hışımla çıkan küçük adamın gözleri delilikle parlıyordu. Daha nefes bile almadan Daimar’a doğru adeta ışınlanmışçasına geliyordu. Ayaklarını yeniden toprağa yarı yarıya gömen Daimar, kalbine nişan alan Tüysüz’ün yumruğunu kollarını siper ederek durdurdu. Yere gömdüğü ayakları arkasında derin izler bırakmıştı. 


Ani bir itişle sıçrayan Daimar, bir sefer ağırlaştırdığı ayağıyla küçük adamın başına güm diye vurdu. Boynu biçimsizce sola kıvrılan ve yukarı savrulan adam, 7-8 metre yükseldi. Tekrar aşağı meyletmeye başlayınca, sanki koşacakmış gibi ayaklarını hizalayan Daimar, son bir darbeye hazırlanıyordu. 


Ancak küçük adam havada ona doğru gelirken her şey bir anda oldu. Gri beyaz bir ağ onu havada yakalamış ve nehrin bulunduğu sığ havuza doğru çekmişti. Kadın ayağa kalkmıştı. Elbise gibi duran kıyafetler, ince bir şerit halinde havaya süzülmüş ve Tüysüz’ü havada yakalamıştı. Ancak ona dikkatle bakan Daimar, o şeritlerin kıyafet değil, kadının vücudundan çıkan uzuvlar olduğunu gördü. 


Manzaraya bakan Daimar’ın aklında istemsizce şu düşünceler geçmişti: 


“Al sana bir bela daha…”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tenebron

Tenebron - bölüm 4 (KOZA)

Tenebron - Bölüm 6